Kapitalizme Çelme Takmak

Gözünüzü çevirdiğiniz her yerde reklam görmekten bıkmışsınızdır. Gelen SMS mesajlarından…  Tüm bunlar acımasız pazarlama tekniklerinin bir sonucudur, insanları tüketime yönlendirmek ve onların ellerinde avuçlarında ne varsa sömürmek için uğraşırlar. Tek amaçları vardır bunların ; daha fazlasını kazanmak. Bu kapitalizmdir ve biz bunu her fırsatta eleştirir şikayet ederiz.

Geçenlerde paylaşılan bir söz dikkatimi çekti bu konuyla ilgili:

Eskiden sadece çalışırken zamanımızı çalanlar, artık boş zamanımız için de rekabet halindeler.
Sinemaya mı gitsek, diskoya mı?
Yoksa ucuz bir tatille İtalya’ya mı?
Çünkü
Sırtını bir ağaca dayayıp yüzünü güneşe çevirmek Kapitalizme baş kaldırmaktır.
Uzanıp çimenlere bulutları seyretmek, kurulu düzene karşı en tehlikeli isyandır.
Herkes böyle beleşe kafa dinlerse Kapitalizm çöker.
Otel sahiplerinin, tur operatörlerinin, garsonların, komilerin velhasıl bütün sadık ve çalışkan kölelerin
üretme ve tüketme haklarını kimseye bedavaya yedirmez Kapitalizm. (Emre Yılmaz)

Ne kadar haklı değil mi, aslında çimlerin üzerine uzanıp gökyüzünü seyretmeyi göze alabilsek tüm sorunlar yok olup gidecek. Arkadaşlarımdan biri de buna benzer şeyler düşünüyordu. Bisikletçidir kendisi ve bu alıntının üzerine şu cümleyi söyledi:” Hadi o zaman bisikletlerimizle doğaya pedallayarak kapitalizme çelme takalım.” Elbette güzel fikirdi, en azından güzel bir başlangıç olabilirdi bisikletlere verdiğimiz binlikleri unutabilsek.

Hobbes’un meşhur “doğa durumu” felsefesi vardır. İnsan tüm kurallardan arındırılmış şekilde doğada kalsa ne olur? Onun cevabı şudur, eğer insan bu şekilde doğa durumunda kalsa vahşi bir hayvandan farksız bir şekilde hareket eder, onun hareketlerine yön veren iki duygu vardır, zevk alma ve acıdan kaçınma. Zaten şu anda uygulanan tüm kurallar da bu iki dürtüden dolayı vardır. İnsan öldürülmekten korktuğu için diğer insanlarla anlaşma yoluna gitmiştir. Bunun dışında kalan her şey güçlü olanın kazandığı bir rekabetten başka bir şey değildir ve bunun adı da günümüzde kapitalizmdir.

Yani sürekli şikayet edip durduğumuz şey, kapitalizm aslında insanın doğasında vardır ve insan olduğu sürece kapitalizm şu ya da bu şekilde devam edecektir.

“Hani şu bizi sürekli tüketime sürükleyen bir şeyler almamız için bizi taciz eden reklamlar ve pazarlama teknikleri vardı, onlar ne olacak? Kapitalizm doğalsa bunlar da mı doğal? ” diyebiliriz elbet. Bu konuda da şunlar söylenebilir, insanın doğasında zaten kendisini diğerlerinden farklı gösterme eğilimi vardır. Bu insanın doğa durumundaki güçlü olma güdüsünden gelir. Pazarlama teknikleri ise sadece bunları açığa çıkarabilirler. Karşılıklı bir durumdur anlayacağınız. İnsan sürekli bir şeyler satın almak ister, şirketler bir şeyler satmak ister. İki taraf birbirini besler durur.

Peki kapitalizmi dizginlemenin bir yolu yok mudur?

– İnsanın farklı olma –  güçlü olma güdüsünü (aç gözlülüğünü) yok etmedikçe kapitalizmi dizginlemenin bir yolu yoktur.

Peki, insanın aç gözlülüğünü yok etmek mümkün müdür?

– Hayır.

En Sevdiğim Şiirler 1 – Nikbinlik -Nazım Hikmet

Nazım Hikmetin seveni çoktur, kimileri dava adamı olduğu için sever kimisi şiirlerini sever kimisi yaşadığı aşkın masumiyetinden dolayı sever, kimisi herkes seviyor ben de seveyim diye sever… Kimileri de sevmez.

Ben seenlerdenim ama sebep yukarıdakilerden hiç birisi değil. Ben Nazım Hikmeti seviyorum çünkü onda onlarca yıl hapiste yatmış bir o kadar da sürgünlerde geçirmiş bir adam için fazlasıyla iyimserdir. Şiirlerinde hep bir umut hep bir iyimserlik vardır. En sevdiğim şiiri de o dur zaten, nikbinlik yani iyimserlik:

Nikbinlik

Güzel günler göreceğiz çocuklar,
güneşli günler
göre-
-ceğiz…
Motorları maviliklere süreceğiz çocuklar,
ışıklı maviliklere
süre-
-ceğiz…
Açtık mıydı hele bir
son vitesi,
adedi devir.
Motorun sesi.
Uuuuuuuy! çocuklar kim bilir
ne harikûlâdedir
160 kilometre giderken öpüşmesi…

Hani şimdi bize
cumaları, pazarları çiçekli bahçeler vardır,
yalnız cumaları
yalnız pazarları..
Hani şimdi biz
bir peri masalı dinler gibi seyrederiz
ışıklı caddelerde mağazaları,
hani bunlar
77 katlı yekpare camdan mağazalardır.
Hani şimdi biz haykırırız
Cevap:
açılır kara kaplı kitap:
zindan..
Kayış kapar kolumuzu
kırılan kemik
kan.
Hani şimdi bizim soframıza
haftada bir et gelir.
Ve
çocuklarımız işten eve
sapsarı iskelet gelir..
Hani şimdi biz..
İnanın:
güzel günler göreceğiz çocuklar
güneşli günler
göre-
-ceğiz.
Motorları maviliklere süreceğiz çocuklar,
ışıklı maviliklere
süre-
-ceğiz…..

1930

Özgecan Aslan

Söylenecek hiç bir söz edilecek hiç bir küfür, yapılacak hiç bir eylem bu kızcağızın başına gelenleri lanetlemek veya yaşanılanları hafifletmek için yeterli değil. Bu yüzden hiç bir söz de söylenmemeli zaten, yapılacaklar sessizce yapılmalı, acılar sessizce çekilmeli.

Bu olaydan bu yana yaşanılan diğer binlerce tecavüz olayı gibi, her gün tecavüz edilerek bir psikopata dönüştürülen yüzlerce çocuk gibi. Gündeme gelecekse bunların hepsi birlikte gündeme gelmeli. Anadolu’da her gün kaç tane çocuk tecavüzü davası oluyor sizce, kaç tane hunharca öldürülen bir masum var? İlla tecavüz edilmesi gerekmiyor. Daha geçen hafta benim memleketimde kafasına çivi çakılarak öldürülen insanım var benim. Olayı sadece toplumsal cinsiyet saldırısına indirgemek işlenen diğer cinayetleri meşru göstermek demektir neredeyse….

Boşuna işi idam cezasına getirmeyi vs de düşünmeyin. Önce var olan yasaları uygulamayı, adaletin gereklerini yerine getirmeyi denemeli. Ekmek çalana üç sene, milyar dolar çalana sıfır ceza verildiği ülkede adaletten bahsetmeyin bana.
O yüzden idam demeyin bana… Aklı başında olan bir insan için ömür boyu hapis cezası bile yeterince korkutucu olmalı, zaten aklı başında olan biri böyle bir şey yapar mı? Bunların hepsi hasta… Hastalıklarının sebebi de kendilerine zamanında yapılmış olanlardır belki de…

Haberlerin sürekli tekrarlanmasıyla sanki tecavüz ve cinayetlerde artış olduğu algısı oluştu. Hayır cinayetler tecavüzler bir günde artmadı , sadece şu an ses çıkaranlar o zaman susuyordu. Bir hafta sonra da susacaklar. O zaman da her şey normale dönmeyecek, cinayetler ve tecavüzler devam edecek…

Bir Başkanlık Sistemi Hikayesi

Seçimler yaklaşıyor, yeni anayasa hazırlıkları son hızıyla devam ediyor. RTE saraya iyice yerleşti ve orada kalmak istiyor, ve durum da onu gösteriyor ki bu bir süre daha böyle gidecek. Çünkü gidişatı engelleyecek, olağanüstü bir durum olmazsa, herhangi bir güç yok. Tartışmaların içerisinde şüphesiz en dikkat çekici olanı başkanlık sistemi ile ilgili olan. Nedir bu başkanlık sistemi denen şey? Cumhurbaşkanının aynı zamanda hükümetin de başında olduğu bir yönetim biçimidir.

Bu sisteme geçmeli mi geçmemeli mi?

İnsanın şunu diyesi geliyor, başındaki insan insan olmazsa ne fark eder? Ama öyle değil her sistemin kendine göre artıları eksileri var. Bu sistemin artısı hızlı karar alma ve uygulama özelliği, tüm yetkilerin bir elde toplanması. Sosyoloji, tek elden yönetilen sistemlerin daha başarılı olduğunu söyler. Ama aynı sosyoloji güç zehirlenmesi denilen şeyden de bahseder. Bir diğer özellik; ve hükümetin yargı karşısında daha bir güçlü olması. Hükümetle yargı arasında böyle bir çekişme olmamalı elbette ama gel sen bunu bizim ülkemiz için söyle. Hükümetimiz kendi atadığı yargıçlara kendi çıkardığı yasalara güvenmemekte.

Yüzyıllarca saltanatla yönetilmiş bir millet olarak başkanlıkla yönetilmek zorumuza gitmez. Zaten demokrasi vs şeylerle de işimiz olmaz. Sayın büyüklerimizin nihai hedefi de bu gibi görünüyor zaten. Saltanatı geri getirmek. Amenna, itirazım yok.

Ama padişahlık sistemi ile şimdi gelecek başkanlık sisteminin arasında teorik olarak şöyle bir fark var, padişah devletin ve hükümetin başı değildi sahibiydi ve bunun ona tanrı tarafından bahşedildiğine inanılırdı. Halk da buna uyum sağlardı, tasfiklerdi. Dolayısıyla padişah devletin sahibi olarak kendi malından bir şey yürütmek gibi gaye yürütmezdi, para hırsı olmazdı. Ama halk tarafından seçilmiş bir padişah için aynı şeyi söyleyemeyiz. Diyelim ki padişahlar pardon başkanlar gözütok çıktı da devleti kendisininmiş gibi görüp geliştirmeye çaba harcadı, ortada isimsel de olsa bir demokrasi deneyimi yaşamış bir halk var ve bu halkın en az yüzde ellisi daha önce kazandığı hakların peşinden gidecek ve bu durum ülkeyi kaosa götürecektir.

Kişisel düşüncem şu; ne gerek var? Cumhuriyet olarak da gayet güzel yönetilen ülkeler var, yani parlementer sistem olarak. Önemli olan lanet olası sistemler değil ki, hepsinin canı cehenneme. Önemli olan insanlık, insanın insana değer vermesi. Şimdi bu var mı yok mu ona bakmalı?

Sizce var mı?

Nah var!

Karl Marks Üzerine

Karl Marx

Karl Marx – Şu adama baksanıza, Dede Korkut’tan ne farkı var? :)

Toplum olarak en büyük hatalarımızdan birisi şudur bence; bize uymayan, kültürümüze ters bir durumla karşılaştığımızda, onu yaftalar, etiketler ve bizi bir daha etkileyemeyecek şekilde bir kenara atarız. O durum hakkındaki düşüncelerimizi artık hiç bir kuvvet değiştiremez. Dünya’da ne Tür etki bıraktığı, Zararlı yanlarının yanında faydalı yönlerinin de olup olmadığı bizi zerre kadar ilgilendirmez. Karl Marks bu duruma en büyük örneklerden birisidir.

Nesnel olarak baktığımızda, olumlu ya da olumsuz, fikirleriyle dünyayı etkilemiş, günümüz Dünyasının şekillenmesinde önemli katkıları olmuş bir düşünürdür. Bize göre ise, sakallı tipsiz, komünist, milyonlarca insanın ölmesinden sorumlu, dinsiz bir adamdır, ya da Yahudi’dir. Evet en önemlisi budur sanırım, dinsiz ya da Yahudi. Bizim kültürümüzde birinin Marksist olması küfürdür.

Ne yapmıştır bu adam, sanayi devrimi sonrası olacakları önceden kestirebilmiş, geleceğin Dünyasının nasıl olacağını ve nasıl olması gerektiği konusunda çoğunlukla isabetli tahminlerde bulunmuş, sonrasında gelecek bir Sürü düşünür ve devlet adamlarını etkilemiştir.

Sonuç olarak şunu öğrenmemiz gerekiyor sanırım, kendi kültür ve birikimimize güvenip, dünyayı kasıp kavuran fikirlerden korkmadan onları anlamaya çalışabilmek. Bunun için öncelikle kendimize güvenmemiz gerekiyor, sanıyorum ki fikirlerden, bilimden korkmamızın, onları etiketlememizin asıl sebebi bu kendimize güvensizlik.

Kendimize güvendiğimiz zaman dünyadaki tüm fikirlere kendimizi daha kolay açıp kendimizi daha çok geliştirme fırsatına kavuşacağız…

Charlie Hebdo Olayı Üzerine!

Ne ana akım medyayı ne de sosyal medyayı çok yakından takip eden biri değilim, ama şu “Je suis Charlie” meselesine ilgisiz kalmak pek mümkün olmadı, çünkü o adar yoğun bir şekilde gündemi meşgul etti ki, televizyon seyretmeyen, haber okumayan biri bile konu hakkında bilgi sahibi olabildi. Ben de medyaya ilgisiz kalan kişilerden biriyken konu hakkında kulaktan dolma yüzeysel bilgiler edinebildim. Sonra da ,bu kulaktan dolma bilgilerle, şu müslüman kardeşlerimi yeren bir yazı yazayım dedim kendi kendime.

Düşündüm ki, Peygamberimizi hedef alan bu karikatürü yayınlamakta yetkili kişiler biliyor Müslümanların hassasiyetlerini, onları nasıl galeyana getireceklerini. Ve Müslümanları  kızdırmak istediklerinde patlatıyorlar bir karikatür, Müslümanlar bir anda ayakta. Sonra da galeyana gelen sevgili din kardeşim her türlü manipülasyona, her türlü algı operasyonuna, her türlü cinayete, her türlü kara propagandaya gözü kapalı hazır  hale geliyor.

İş bu kadar basit.

Diyecektim ki, müslüman kardeşime;

Senin kendi ülkende bizzat Allah’a, Peygambere, Kitaba küfür eden, bizzat Müslüman milyonlarca insan var. Bunu abartı olsun diye söylemiyorum. Çıkın sokağa, yediden yetmişe Allah’a küfür eden yüzlerce kişiye rastlarsınız. Be hey Müslüman kardeşim, bunlardan rencide olmuyorsun da, niyetlerini açıkça belli eden bu insanların çizdiği bir kaç kıytırık karikatüre neden bu kadar alınıyorsun?

Sonra, dedim ki, şu karikatürlere bir bakayım! Cinayet işletecek kadar rencide edici mi? Baktım ve her şeye rağmen alınmakta, rencide olmakta haklısınız. Dedim: Je ne suis pas Charlie (Ben Charlie Değilim). Dedim tüm çarlilerin canı cehenneme. Ama sevgili kardeşim, ne kadar rencide olsak da gidip Parisin göbeğinde elimizi kolumuzu sallayarak bize bomba attırmazlar, rehin aldırmazlar. Bunlar bizim yapacağımız işler değil.

Diyelim ki tüm bunları gerçekleştirdik, bizim eylemimiz için bilmem kaç tane ülkenin başkanı bir araya gelip bir kaç yüz metre yürüyüp timsah gözyaşı dökmez. Bu adamlar günde binlerce insanın gözünün yaşına bakmadan bilmem kaç milyon dolarlık füzelerle kanına giren insanlar. 12 kişi için mi ağlayacaklar. Olayların öncesine sonrasına bakmak lazım. Devletler arası ilişkiler… Para, petrol, altın, güç, daha fazla para… Devletlerin arkasına gizlenmiş onun bunun çocukları. Gel de Niçeye hak verme.

Halkın olduğu yerde devlet anlaşılmaz bir şeydir. Niçe

Bize göre değil.

Ne yapalım, biz de içimizdeki sonradan görme bir kesim için ifade özgürlüğü ayaklarına mı yatalım, facebook profillerimize “je suis charlie” yazıp destek mi verelim. Olmadı derginin hesabına bağışta bulunalım. Son duyumlara göre milyar doları geçmiş toplanan bağışlar.

Sonra onlar ne yapsın, bir karikatür daha çizsinler, dalga geçer gibi.

Sonra içime döndüm ve kendime fısıldadım: Sakin O!

Je Ne Suis Pas Charlie!

Dear Charlies,

I know that with the murder of twelve people in France, your number has been increased dramatically. You are millions , maybe billions of Charlies now, I do not care. I just want to say that – as a müslim- I am not sorry for your loss, even if I try I cannot be sorry for those  12 innocent, people.

Why?

Because I know that you are very much aware of the fact that Muslims are very sensitive about their prophet, maybe they are much more sensitive than they are sensitive about their Allah. So you knew that when you draw such cartoons about Mohammad, muslims will respond with anger (though I don’t believe that they will respond with murder.). Yes, this is not true, they must not respond this way but it doesn’t conceal the fact that you knew it.

So, I believe that you are conciously doing that. You are conciously insulting muslims, their prophet.

So, you are reponsible for the deaths. Because you wanted it to be this way. Maybe you, yourself killed those people. Because, I am a muslim and do not expect for a real muslim to kill someone for such a stupid reason.

You insult people and call this action of yours “freedom of speech”.

Kitleler Psikolojisi – Gustave Le Bon

9786054745272İnsan bir anlama ihtiyacı ile doğar. Gördüğü, duyduğu, kokladığı herşeyi anlamaya çalışır. Belki bu sebepler aynı zamanda sonuçtur. Bilemem ama benim ömrümü yiyen sebeptir bu anlama ihtiyacı denilen illet. Çünkü anlama ihtiyacı duyduğunuz herşeyi anlamanız mümkün değildir. İmkansızlığı belki bazen yetersiz zekanın ürünüdür ama çoğu zaman yalanlardır. Birşeyi anlayamıyorsanız kendi zekanızı sorgulamadan önce o işin içinde bir yalan olmadığından emin olun…

Peki ben neyi anlamaya çalıştım da anlayamadım sonra da kafayı bozdum? Toplumu… Hepimizin hergün konuştuğu, sorguladığı, eleştirdiği, belki uzman edasıyla derin analizler yaptığı bir konudur toplum. Ben de bu konuda çok şey bildiğimi düşünürdüm. Ta ki Gustave le Bon un Kitleler Psikolojisi kitabını okuyana kadar.

Kitap, şaşıracaksınız ama “Bu milletin yüzde altmışı aptaldır” diyen Aziz Nesini destekliyor. Belki toplumu bir gerizekalı düzeyine indirmiyor ama ortalama toplum psikolojisinin hangi dinamiklerle hareket ettiğini çok güzel açıklıyor. Ve bu dinamiklerden birisi kesinlikle mantık değil.

Ben işte burada yanılıyordum. Toplumu mantık çerçevesinde değerlendiriyordum. İdealist kalıplarım vardı. Toplum dediğim, yani benim milletim birliğini beraberliğini gücünü ve aklını birlikten alan alan ve bu sayede ayakta kalan üstün bir toplumdu.

Bunu yalanların en üst düzeye çıktığı, nezaketin sıfırlandığı bu iğrenç siyaset tezgahında milletimin nasıl kolayca kandırıldığını görmeye başladığımda derince sorgulamaya da başladım. Çevremdeki her zatı gözlemledim, kendimce analizler yaptım. Yok abi anlayamadım ben bu toplumu, özellikle o yüzde elliyi anlayamadım.

Tam pes ettim derken, bu kitap çıktı karşıma. Artık herşey açık ve net. Yıllar önce “Türklerin yüzde altmışı aptaldır diyen Aziz Nesine kızardım. Artık kızmıyorum, çünkü bu kitlelerin psikolojisini bilimsel gözlemler eşliğinde inceleyen bu adam Aziz Nesini bir nevi bilimsel olarak destekliyordu. Belki tek tek einstein düzeyinde sağlam zekaya sahip halkım, kitle olunca zeka ortalaması düşüyordu. Belki de cevap buydu, Gustave Le Bon a göre.

Mutlaka okunması gereken bir kitaptır bu….

Kitapla ilgili diğer bilgiler için tıklayı!

Makam Araçları ve Lojmanlar

Bundan 12 yıl önce bir parti iktidara geldiğinde, dediler ki bu makam arabaları, araçlar halkımızın üzerine yüktür, hepsini satıp halkımıza daha yararlı işlerde kullanacağız…

Öyle de yaptılar, makam aracı sayılarını azalttılar, milletvekili lojmanları dahil bir çok lojmanı sattılar… Devir kötüydü,ekonomi kötüydü, dedik ki bunlar zaten israf… Devlet doğruyu yapıyor bunları satarak. Tasarruf şart.

Nerden bilecektik ki, bunların hepsi yenilenmek için satılıyor. Eski fiat siena olan makam arabaları yerlerini son model jetlere bırakıyor. Mersedesler yetmiyor zırhlıları alınıyor. Lojmanlar satılıp, kaçak saraylar dikiliyor.

Bir mercedes arabanın fiyatı 350 bin liraymış, bir milyon diyenler var. Sarayın maliyeti 1 milyar liranın üzerinde. Neymiş efendim, prestij için yapılıyor muş. Lan prestiji batasıcalar, benim bu ay 1300 liralık gelirimden 300 lira vergi aldınız. O üç yüz lira için otuz saat çalışıyorum ben, bir mercedes 300000 lira ise bu benim gibi gariban bin kişinin 3000 saat çalışması demek. Varın saray için kaç garibanın kaç saat çalıştığını siz hesaplayın.

Biz şimdi burda ne desek boş, yüz yıl önce Tevfik Fikret söylemiş de nolmuş.

Bu sofracık, efendiler – ki iltikaama muntazır
Huzurunuzda titriyor – bu milletin hayatıdır;
Bu milletin ki mustarip, bu milletin ki muhtazır!
Fakat sakın çekinmeyin, yiyin, yutun hapır hapır…

Yiyin efendiler yiyin, bu han-ı iştiha sizin,
Doyunca, tıksırınca, çatlayıncaya kadar yiyin!

Efendiler pek açsınız, bu çehrenizde bellidir
Yiyin, yemezseniz bugün, yarın kalır mı kim bilir?
Bu nadi-i niam, bakın kudumunuzla müftehir!
Bu hakkıdır gazanızın, evet, o hak da elde bir…

Yiyin efendiler yiyin, bu han-ı iştiha sizin,
Doyunca, tıksırınca, çatlayıncaya kadar yiyin!

Bütün bu nazlı beylerin ne varsa ortalıkta say
Haseb, neseb, şeref, oyun, düğün, konak, saray,
Bütün sizin, efendiler, konak, saray, gelin, alay;
Bütün sizin, bütün sizin, hazır hazır, kolay kolay…

Yiyin efendiler yiyin, bu han-ı iştiha sizin,
Doyunca, tıksırınca, çatlayıncaya kadar yiyin!

Büyüklüğün biraz ağır da olsa hazmı yok zarar
Gurur-ı ihtişamı var, sürur-ı intikaamı var.
Bu sofra iltifatınızdan işte ab u tab umar.
Sizin bu baş, beyin, ciğer, bütün şu kanlı lokmalar…

Yiyin efendiler yiyin, bu han-ı iştiha sizin,
Doyunca, tıksırınca, çatlayıncaya kadar yiyin!

Verir zavallı memleket, verir ne varsa, malını
Vücudunu, hayatını, ümidini, hayalini
Bütün ferağ-ı halini, olanca şevk-i balini.
Hemen yutun düşünmeyin haramını, helalini…

Yiyin efendiler yiyin, bu han-ı iştiha sizin,
Doyunca, tıksırınca, çatlayıncaya kadar yiyin!

Bu harmanın gelir sonu, kapıştırın giderayak!
Yarın bakarsınız söner bugün çıtırdayan ocak!
Bugünkü mideler kavi, bugünkü çorbalar sıcak,
Atıştırın, tıkıştırın, kapış kapış, çanak çanak…

Yiyin efendiler yiyin, bu han-ı iştiha sizin,
Doyunca, tıksırınca, çatlayıncaya kadar yiyin!

Tevfik Fikret

 

Nazım Hikmet’le 3,5 Yıl – Orhan Kemal

Nazım Hikmet’le 3,5 Yıl Orhan Kemal’in Bursa Hapishanesindeyken Nazım Hikmetle geçirdiği 3.5 yılı anlatan bir kitap. Orhan Kemalin yazarlık hayatı bu dönemde başlamış ve bu dönemde Nazım Hikmet kendisine hocalık yapmıştır.

Orhan Kemal, Adanalıdır. Babası sürgünden sürgüne gönderildiği için de çokça sıkıntılı bir hayat geçirmiştir. Nazım Hikmetle geçirdiği
üç buçuk yıl onun hayatının bir dönüm noktası olmuştur. Bu sayede şiirden nesire dönmüş ve bu alanda başarı kazanmıştır. Ayrıca bana göre en başarılı eseri olan 72. Koğuş bu dönemi anlatan ve bizzat Nazım Hikmet editörlüğünde hazırlanmış bir başyapıttır. Orhan Kemal bu dönemden sonra kalemiyle geçimini sağlamaya başlamıştır.

Kitabın konusu Nazım Hikmet olmakla birlikte, yazar hayatının dönüm noktası olan dönemi anlatmıştır aslında, bu yüzden de asıl konu kendisidir ve kendisinin dönem içinde katettiği yazınsal yoldur. Bu yönüyle hem bir biyografi hem de otobiyografi özelliği taşır bence. İngilizcesini okuduğum kitabın önsözü de çok güzel hazırlanmış ve Orhan Kemalin kendisi hakkında unuttuğu kısımları tamamlamış.

Konu Nazım Hikmet, bu kitap sayesinde onu tanıdım diyebilirim ama aklımda kalan soru şu, acaba Orhan Kemalin yerinde olsam Nazım hikmetin bana bu kadar iyiliği dokunduktan sonra nasıl bir portresini çizebilirdim. Bu konuda tarafsız olabilir miydim? Onun okuyacağını bildiğim halde, onun hoşuna gitmeyecek şeyler de yazabilir miydim? Nazım Himetin hoşa gitmeyecek yönleri de var mıydı?

Malesef kitaptan bu soruların yanıtlarını alamıyoruz. Yine de Orhan Kemalin bir büyük üstad olduğuna, Nazım Hikmetin de ayrı bir fenomen olduğuna inanıyorum bu kitaptan sonra..