Poetika – Aristoteles

Bu aralar bir şekilde kendimi bir şiir ilgisinin içinde buldum. Şiir romantizm olarak algılanır genelde. Hayır romantik olduğumdan değil ama her kitap alışımda kitapların içinde bir şiir kitabı karıştırır oldum. Belki de okuduğum o kalın kitapların yorgunluğundan kaçmak içindir, ama kendimi başka bir yorgunluğun içinde buluverdim. Yeniydim bu şiir olayında, anlamıyordum şairleri yeterince. Belki bir okuma şekli vardır diye düşündüm, gözüme Poetika takıldı.

Doğru ya, şiiri Aristoteles‘ten daha iyi kim bilebilirdi. Her şeyi bilen adam o…

Yanıldığım iki nokta vardı… Aristoteles‘ten bu yana şiir çok değişmişti. O dönemde şiir demek şeklen bildiğimiz şiir olmakla birlikte içerik olarak daha çok drama ve trajedi hatta efsane anlamına geliyordu.

Bir diğeri, şiirin şekli üzerinde bulacağımı sandığım yorumlara bulamadım, çünkü yazar bunlara değinmekle birlikte bun içerikler tamamen dönemin şiirine has olarak ve öykü ve trajedi üzerine yoğunlaşıyordu.

Poetika kitabında aradığımı bulamadım çünkü beklentilerim farklıydı biraz, Aristoteles okuyarak Turgut Uyar’ı, Cemal Süreya’yı anlamak istedim ben. Yine de okuduğum ilk kitabı olması dolayısıyla, beklediğim Aristoteles çizgisini yakaladım.

Son söz olarak, eğer kitabı okuma niyetindeyseniz, önce kapak yazısını okuyun (can yayınları)

Mukaddime – İbn-i Haldun

Sosyoloji ya da tarih ile uzaktan yakından ilgilendiyseniz adını mutlaka duymuşsunuzdur bu adamın. 14. yüzyılda yaşamış bu büyük bilginin kıymeti ancak günümüzde bilinmeye başlanmıştır. Sebep? Çok basit adam zamanından 600 yıl sonrasını görmüş ve anlatmıştır.

Kimileri sosyolog der İbn-i Haldun’a kimileri ise demez. Çünkü onun zamanında sosyoloji biliminin henüz kurulmadığını bundan dolayı Haldun’un sosyolog olarak adlandırılamayacağını söylerler. Böyleleri büyük ihtimal onun kitabını okumayanlardır sebep mi? İbn-i Haldun, kitabı Mukaddime de sosyoloji ilmini kurmuş sınırlarını belirlemiş ve ona İlmi Umran adını vermiştir. Bize göre bir disiplinin bilim olabilmesi için sonunun -loji olarak bitmesi, isminin Latince olması ya da batıdan geliyor olması gerekiyor sanırım. Her neyse?

Mukaddime, kelime manası itibariyle giriş demektir. Yani İbn-i Haldun iki ciltten oluşan mukaddimeyi asıl kitabına giriş olarak yazmış ama bu giriş bir başyapıt haline gelmiştir.

Kitaba başlarken, amacı dönemin Kuzey Afrikasının ve Arapların tarihini yazmaktır İbn-i Haldun’un. Sonra kitabın içeriğini genişletmiş ve bildik tüm devlet ve milletlerden onların yaşayış tarzlarından yönetim sistemlerinden bahsetmiştir kitabında.

Kitabı okurken beni şaşırtan çok şey oldu;

  • Machiavelli’nin Prensinde anlatılanlar Mukaddime de anlatılmıştı. Yaşam tarzlarının ve yönetimde söz sahibi olabilme için belki bazen kaypakça hareketlerde bulunmuşlardır ikisi de. Yine de devirlerinin aranan adamları olmuşlardır çevirdikleri dolapların bilinmesine rağmen. Bir şekilde saygı kazanmışlardır. Bu konuda İbn-i Haldun’un çok daha ilerde olduğunu itiraf etmeliyim. Birbirlerinden etkilenmiş olmaları pek mümkün değil tabii.
  • Ya da Karl Marx’ın tezlerine yakın tezler yüzlerce yıl önceden bu adam tarafından dile getirilmiştir.
  • Ve şu an ismini sayamadığım onlarca büyük yazarın tezleri onlardan çok daha evvel bir şekilde bu kitapta bahsedilmiştir.
  • Daha da ilgincini söyleyeyim mi? Bu adamın Charles Darwin’e bile ilham kaynağı olmuş olma ihtimalini düşünüyorum zira asıl demek istediğini bilemesem de kitabında insanın maymunla ilişkili olduğuna dair bir sınıflama yapmıştır.

Kitabı okurken beni şaşırtmayan şeyler de vardı;

  • Mesela Arapların o günkü durumu. O zamanlar da böyle birbirlerini kesip dururlarmış , doğrusu hiç bir şey değişmemiş bunlar için.

Kitabın bendeki çevirisi Süleyman Uludağ tarafından hazırlanmış ve Dergah Yayınları tarafından basılmış. Tarafsızlığı konusunda şüphelerim var. Biraz İslamcı bakış açısıyla çevrilmiş olabilir. Yine de yaklaşık 200 sayfalık önsöz bölümünde güven veren bir yol izlemişler ve kitabın sadece bu bölümünü okumak bile sizin dağarcığınıza çok şey katacaktır.

Kitaplığınızda mutlaka olması gereken bir kitap. Okumadıysanız hemen listenize alın derim…

Ortaköy Palyaçosu – Onur GÖKDAL

onur_gokdal_ortakoy_palyacosu

Şiirden pek anlamam, “şiirden anlanır mı?”onu da bilmem. Ama şiiri hissederim, bir şiir okuduğumda kelimelerin kokusunu hissediyorsam, yüzümü buruşturuyorsa bazıları ya da derince bir nefes aldırıyorsa, o kokuyu bir kez daha çekmek istiyorsam içime; o şiir benim için iyi şiirdir.

Peki iyi şiir yazmak yetenek midir yoksa çalışmakla mı alakalıdır? Ben ikisinin de birleşimi olduğuna inanıyorum. Yarısı yetenek ve ilhamdır geri kalanı çalışmaktır şiirin, birazcık işçilik gerektirir, emek gerektirir.

Bu yönüyle genç şairlere getirmek istiyorum lafı. Her insan gençliğinde az çok şiir okumuştur ve yazmıştır. Çok azı bu şiirlerini paylaşabilmiştir, okuruna ulaşabilmiştir. Belki de bu yüzden yüzlerce şair binlerce şiir ki her biri bir yaşantı, bir duygudur, tarihten silinmiştir.

Bazıları şiirin ilham yönünü göstermiş ama emek yönünü ihmal etmiştir. Şiirlerinin peşine düşmemiştir onları geliştirmek yoluna gitmemiştir. Ve şiirleri lise yıllarında karşılıksız aşka yazılan dizelerden öteye gitmemiştir.

Onur Gökdal böyle bir şair değil, şiirin ilham yönüne de emek yönüne de gereken önemi vermiştir. Yolun başındadır ve bunun farkındadır ve önemli olan da bunlardır bence.

İlk kitabının adı, Ortaköy Palyaçosu. İlhamla yazdığına inandığım bu kitabını okumanızı tavsiye ediyorum, böylece şiirin emek kısmına bir şans vermiş olacaksınız.

Kitabı kitapyurdu.com’dan da satın alabilirsiniz:

http://www.kitapyurdu.com/kitap/default.asp?id=649182

Kutsal Kitapların Kaynakları – Turan Dursun

Turan Dursun bir internet sitesinde gördüğüm ve hayat hikayesiyle ilgimi çekmiş olan bir yazar. Kendisi, imam ve müftü olarak çalıştıktan sonra dinlerin insanları uyuşturmak için egemenler tarafından uydurulmuş ilkel düşünceler olduğu tezi üzerine kitaplar yazmış ve bu kitaplar yüzünden de katledilmiş.

Yazdığı kitapların bana çok şey katacağını düşünerek bu kitabı aldım ve okudum, gerçekten de öğrendiğim çok şey oldu. Yine de kesinlik ve bilimsellik yönünden beklentilerimin çok altında kaldı. Yazdıklarının daha çok kişisel çıkarımlar ve bağlantılardan ibaret olduğunu gördüm. Sorduğu sorular da zaten sorulagelen cinsten.

Kitapla ilgili genel düşüncelerim şunlar :

1. Kitabın amacı ilkel (!) inanışlarla islam ve diğer dinler arasındaki bağlantıyı göstererek dinlerin insanların yönetimini kolaylaştırmak için uydurulmuş birer meta olduklarını kanıtlamak.
+İslam, musevilik, hristiyanlık, sabiilik, brahmanizm gibi dinler detaylı bir şekilde incelenmiş ve aralarında bazı konularda aynılık derecesine varan benzerlikler olduğu saptanmış.
– Bu saptamalar yazarın kanıtlamak istediği tezi desteklemekten çok uzak. Yazar bu benzerliklerin ilkelliğin kanıtı olduğunu söylerken, karşıt düşünceden birisi pekala bu benzerliklerin dinlerin aynı kaynaktan yani tanrıdan geldiğinin bir kanıtı olarak görebilir..

Yine de inanan inanmayan herkes tarafından önyargısız okunası ve içindekilerin araştırılası bir kitap buldum.

Düşünce Özgürlüğü

Anayasamızda tam metni bilmemekle beraber, Her insan düşünme ve düşüncesini yayma hakkına sahiptir.” demektedir. Gerçekten de olması gereken budur, her insan istediği şekilde düşünme, düşüncesini ifade etme ve bunu yayma hakkına sahip olmalıdır. Teoride bu hakka sahip olmakla birlikte maalesef uygulamada sorunlar yaşamaktayız.

İktidar, muhtemel rakiplerini yok etmek, bir çok zararsız düşünceyi yasadışı ilan ederek, bu hakkı kısıtlamakta; bazı kesimler ise bu hakkı kullanarak gerçekten başkalarının özgürlük hakkına müdahale etmektedir. Sonuç olarak ortaya düşünce suçu diye bir suç çıkmakta ve anayasada belirtilen hakkımızı kullanmamız da zorlaşmaktadır.

Bu konu internetin yaygınlaşmasıyla daha da çetrefilli bir hal aldı doğrusu. Takip ettiğim ve saygı duyduğum bir ateist sayfası bir süre kapatıldı. Nedenini bilmiyorum ama gerçekten düşünce özgürlüğü adına üzüldüm. İnanan inanmayan herkes için faydalı paylaşımlarda bulunuyorlardı. İnanç sistemlerinin kendilerine göre eksik taraflarını ortaya koyup kendi teorilerini yaymaya çalışıyorlardı. Anayasada belirtilen hakka uygun gayet de masum.

Neyse, gayet hızlı büyüyen bu sayfa tekrar açıldı ve paylaşımlarına tekrar başladı. Artık bir fark vardı ama, eskiden ideolojilere saldıran bu kesim artık direkt idroloji sahiplerine saldırıyor. Madumiyetini yitirmiş bir sayfa…

Daha, 13 yaşındayken dayımla girdiğim bir tartışmada, insanların sınırsız dini özgürlüklere sahip olması gerektiğini söylemiştim. “Ne yani insanlar serbestçe şeytana bile tapabilmeli mi sence?” Dedi, ” başka bir insana zarar vermiyorsa, inançlarında hür olmalıdır” dedim. O gün bu gündür düşüncem aynı, ama sadece bir ütopya gibi görünüyor…

Filistin

İsrail Filistini vuruyor, haritadan silmeye de kararlı görünüyor. Sosyal medya lanet ve kınama mesajlarıyla yıkılıyor. Her israil karşıtı olayda yapılan israil mallarını boykot mesajları yine sosyal medyada… Toplu dua alemleri yapılıyor…

Hepsine eyvallah!

Ben de katılıyorum;

Yıkılasın İsrail enkazını göreyim,
Sana devlet diyenin yüzüne tüküreyim…

Noldu?

Bir şey olmadı bak. İşe yaramıyor.

Trt spikeri gazzeden bildiriyor;” insansız hava uçaklarıyla kask numaramıza basın kartımıza kadar okuyorlar, yanlış hedef vurmaları mümkün değil!”

Biz ne yapıyoruz, gezicileri eleştiriyoruz, şimdi neden susuyorsunuz diye… Başka bir kesim;” bu araplar zaten haketti” diyor. İyi de insan lan bu, çocuk ölen çocuk. Bir çocuk nasıl hak eder ölmeyi?

Sonuç mu? Boşuna uğraşma, israili protesto etmeyi bırak. Adamlar inandıkları şeyi hakkıyla yapıyorlar. Protesto edeceksen oy verdiklerini protesto et. Zira bu birey üstü, devlet düzeyinde, belki de devletler üstü bir olay…

Yok ben birey olarak birşey yaparım diyorsan, al eline silahı git filistine götün yiyorsa. Bana klavye kahramanlığı yapma. Bugün boykot ettiğin malı yarın yine kullanacaksın nasıl olsa…

Sağım Solum Sobe – Canan Cansu Ateş

Küçükken okuduğun her kitaptan sonra ben de büyüyünce kitap yazacağım hayalini tazelediysen, büyüyünce ister istemez bu kitap yazanlar acaba nasıl insanlar sorusunu soruyorsun. Hele o yazarların  seninle aynı şehirde yaşamış, aynı havayı solumuş olduklarını bilirsen, üstüne çok genç yaşlarda yazar olduklarını da ekleyince, yazdıklarını daha da merak ediyorsun.

Canan Cansu Ateş, bir dönemde olsa aynı şehrin havasını solumuş olduğum genç yazarlarımızdan bir tanesi. Arkadaşımın; ” Bu yazar bizden mutlaka oku! “demesiyle okuduğum kitabının adı ise “Sağım Solum Sobe”.

Kitabın türüyle ilgili bir tanım yapamıyoruz, içerisinde denemeler, şiirler ve hikayeler barındırıyor. Bu durum pek rastlanmadık bir durum olsa da hikayelerin ve denemelerin de bir şiir havasında olmasından dolayı pek sırıtmıyor ve kitaba samimi ve akıcı bir hava sunuyor doğrusu.

Yazar okuyucusuna birinci ve üçüncü tekil şahısların ağzından sesleniyor. Bu durum da kitap bütünlüğünü bozan bir etmen gibi dursa da ortak özellik olan “samimiyet” bu durumu artı bir özelliğe dönüştürüyor. Yazar bazen bu şahısların ağzında çarpıcı sosyolojik tespitler yaparken, bazen kendi yaşadığı iç çatışmaları ve duyguları okuyucusuna mal ederek haykırıyor.

Kitabı okurken kendinizi kaptırıyorsunuz, hikayeler ve sosyolojik tespitler sizi alıp götürüyor. Bazen bu tespiti ben de daha önce yapmıştım diyesiniz geliyor. Anlattığı mekanlar beyninizde canlanıveriyor.

Ama hikayelerin sonu geldiğinde hikayenin getirdiği açlığı doyuramadığınızı hissediyorsunuz. Sanki bir şeylerin tadı damağınızda kalıyor. Bu hikayenin bir devamı da olmalı diyorsunuz, karın doyar göz doymaz misali… Acaba, kitabı çarpıcı yapan noktalardan bir tanesi bu mudur diye düşünüyorsunuz.

Hepsini bir kenara bırakın, bu kitap sadece son bölümü için bile okunur. İtiraf etmeliyim ki yazarın babasını anlattığı o son bölümde birkaç damla yaş süzüldü gözlerimden…

Yazarımızın, yeni kitaplar yazma yönündeki isteğinin hep canlı kalmasını diliyoruz.

Not: Kitabı henüz beş dakika önce bitirdim ve muhtemelen
kullandığım şu dil yazarın etkisinde kalınmışlıktan kaynaklanıyor.

 

Bisiklet Sporu ve Kozan

Çevrenizde sık sık görmeye başlamışsınızdır; başında kaskı kulağında kulaklığı ile kimselere aldırmadan bisikletini süren kişilere. Bisikletçilik son zamanların hızla yaygınlaşan hobi ve sporu. Yaşamakta olduğum şehir Kozanda da bu spor hızla yaygınlaşmakta.

Kozan bisiklet sporu için çok avantajlı bir şehir. Çevresinde onlarca tarihi ve doğal güzellik barındırmakta ve bunların hepsi sadece bir bisiklet mesafesinde. Her zorluk derecesinde parkurlara sahip ve şehrin trafiğinden çıkıp kendinizi doğanın kucağına atmanız sadece dakikalar kalıyor.

Sevgili Hakan Akıllıoğlu ile bu sporu yaygınlaştırmak gibi bir misyon edindik ve bu konuda çalışmalarımızı sürdürüyoruz. Amacımız burada bisiklet süren herkesin birbirini tanıması ve turları daha eğlenceli hale getirmek. Ayrıca her yaştan ve cinsten insanları bu sporda birleştirmek. Çünkü, bu spora başlamak için istekli olup sadece biraz teşviğe ihtiyacı olan çok insan var.

Kozanda Bisiklet Sürebileceğiniz Bir kaç Parkur:

1. Kozan – Anavarza: Anavarza antik kenti kozanın en değerli tarihi alanlarının başında geliyor. Oraya arabayla gidip gezmek güzel ama o yolu bisikletle alıp sonra anavarzayı gezmek daha bir zevkli. Kozandan anavarzaya kat etmeniz gereken yol yaklaşık 30 km ve hiç yokuş yok. Her tür bisikletle rahatlıkla gidebilirsiniz.

2. Kozan Kalesi: Kozan kalesi, mesafe olarak oldukça yakın ama bir o kadar tırmanması zor bir parkur. Kozanın herhangi bir yerinden gideceğiniz yol sadece bir kaç km. Ancak o yokuşu tırmanmak için oldukça idmanlı olmanız şart. Yine de zirvede ulaşacağınız ödül sizi fazlasıyla tatmin edecektir. O yorgunluğun üzerine içeceğiniz bir menengiç kahvesi ve muhteşem kozan manzarası.

Kozan Kalesi

3. Kozan Dağılcak: Kozan dağılcak arası yaklaşık 13 km. Yokuş ve inişlerden oluşan harika bir parkur ve orta zorlukta. Ve önünüzde bir kaç seçenek var, isterseniz asfalt yoldan gidip dağılcak mesire alanının tadını çıkarırsınız isterseniz baraj kenarındaki toprak yolları takip edip gerçek dağ bisikletçiliğinin tadını çıkarabilirsiniz. Sodes düşler alemindeki yürüyüş yolu da son gelen sellerden sonra harika bir dağ bisikleti parkuru oluşturmuş ve hepsinin sonu mesire alanına çıkmakta.

Kozan - Dağılcak Rotası

Kozan – Dağılcak Rotası

4. Kozan – Baraj – Acarmantaş – Kozan: Kozandan yola çıkıp, Sır Elif yokuşunu tırmandıktan sonra, yaklaşık 10 km lik bir baraj manzarasında pedallıyorsunuz. Sonra tırmanmanız gereken küçük ama zorlu bir yokuştan sonra Acarmantaş köyüne doğru pedal çevirmeden inebileceğiniz kıvrımlarla dolu yaklaşık 6 km niz var. Bucak köyünün cennet vadilerinde dinlenip balığınızı yedikten sonra kozana dönmeniz için tırmanmanız gereken dik bir yokuş ve almanız gereken yaklaşık bir 10 km yolunuz var.

Kozan - Acarmantaş Rotası

Kozan – Acarmantaş Rotası

Burada yazmakla bitiremeyeceğim onlarca rotasıla, kozan bir bisiklet cenneti olabilir. Bu ayrıca, kozana bir yük haline gelmeye başlayan trafik sorununa ve park alanına bir çözüm de olacaktır. Ne duruyorsunuz, hadi bisikletlerinize…

Facebook Kozan Bisiklet Gezginleri Grubu

Hakan Akıllıoğlu web sitesi

Rasyonalizasyon Kapanı

Rasyonalizasyon kapanı bilişsel uyumsuzluğun insanları bir şeylere inandırmak için geliştirilmiş kurnazca ve bilimsel bir yoldur. Reklamcılık sektöründe bolca kullanılır. Özetlemek gerekirse konu şudur:

Sizi bir şeylere inandırmak isteyen kişi sizin beyninizde bir çelişki, uyumsuzluk oluşturur. Siz bu uyumsuzluktan kaynaklanan tansiyonu yok etmek için size sunulan herhangi bir şeye inanmaya hazırsınızdır. Denize düşen yılana sarılır atasözü tam da bunu açıklar.

Örnek vermek gerekirse, bu aralar televizyonda antibiyotiklerin ne kadar zararlı olduğuyla ilgili sık sık haberler çıkmaktadır. Aynı zamanda yazılı basın ve sosyal medyada bu olayı sık sık görmektesiniz.Dolayısıyla kafanızda antibiyotik kullanımı ile ilgili soru işaretleri oluştu diğer taraftan da hastalıklardan kurtulmanın başka yolunu bilmiyorsunuz. Bir uyumsuzluk yaşıyorsunuz ve rasyonalizasyon kapanına girdiniz.

Bu noktadan sonra doğal ürünler satan bir ilaç şirketi size reddedemeyeceğiniz bir yöntem sunuyor. Yüzde yüz doğal olan ve hiç bir yan etkisinin olmadığını iddia ettikleri ürünler. İnanmaya zaten hazırdınız ve inandınız. Diğer ifadeyle rasyonalizasyon kapanına kıstırıldınız.

Bilişsel Uyumsuzluk ve AKP Seçmeni

Sürekli “neden” sorusunu sormaktayım. Rahatsız edici biliyorum ama enformasyon bombardımanı altında kaldığımız şu günlerde iki seçeneğimiz var; inanmak ya da sorgulamak. İnanmak kolay yol ama yine de riskli çünkü bu bombardıman çift taraflı geliyor ve sizin de taraf seçmeniz isteniyor. Sorgulamak zahmetli ama yine de güvenli.

Bu aralar sorularım akp ve seçmeni üzerinde yoğunlaşıyor. Olan bunca olay, yaşanılanlar, ölenler bu kesimin fikrini değiştirmeyi başaramıyor. İyi de neden?

Sorularıma kısmi ve olası bir cevabı son okuduğum kitapta bulmuş olabilirim:” propaganda Çağı”. Kitapta bahsi geçen iki terim var; ‘Bilişsel Uyumsuzluk’ …

Bilişsel Uyumsuzluk

Bilişsel uyumsuzluk çelişen iki düşünenin aynı anda zihninizde oluşmasından kaynaklanan huzursuzluk ya da rahatsızlık demektir. Bilişsel uyumsuzluk şu durumlarla artış gösterir

  • Konunun önemi
  • Düşünceler arasındaki çelişkinin gücü
  • Çelişkiyi açıklayıp mantığımıza uyduramamamız

Uyumsuzluk genellikle kendimiz hakkında bir şeye inanıp o inanca ters bir şeyler yaptığımızda çok güçlüdür.İyi biri olduğuma inanıp kötü bir şey yapıyorsam bunun sonucunda yaşadığım rahatsızlık “Bilişsel Uyumsuzluktur”.

Bilişsel uyumsuzluk o kadar güçlü bir motivasyon yaratır ki bunun sonucunda, inancımızı ya da davranışlarımızdan birini değiştirmek zorunda kalırız. Bu iki çelişen düşüncenin arasındaki gerilim gibidir ve bu gerilimi azaltmak için;

  • Davranışımızı değiştiririz.
  • Davranışımızı onaylayıp inancımızı fikrimizi değiştiririz.
  • Davranışımızı onaylayıp yeni inanç geliştiririz.

Uyumsuzluk eğer kendi öz algımızla ilgili ise en güçlüdür. Aptalca hissetmek, ahlaksız hissetme, suçluluk vb…uyumsuzluğun sonuçlarındandır.

eğer bir eylem gerçekleşmişse ve geri alınamıyorsa, eylem sonrası bilişsel uyumsuzluk devreye girer ve eylemi değiştiremediğimiz için bizi inançlarımızı değiştirmeye zorlar. İnançlar kaldırılmışsa bu kez uyumsuzluk karar verme mekanizmamıza etki eder ve daha önce yapmış olmamız gereken bir eylemi yapmaya zorlar.

1950 lerde bir tarikat şeyhi, 21 aralık tarihinde dünyanın uzaylılar tarafından yok edileceğini ve sadece kendilerinin kurtarılacağını iddia eder. 21 aralık tarihi gelir geçer ve sonuçta dünyaya hiç bir şey olmaz. Ama bu tarikatın üyeleri inançlarını değiştirmek yerine, ya da yanılgılarını kabul etmek yerine şunu söylerler, uzaylılar kendileri sayesinde dünyayı yok etmekten vazgeçtiler ve böylece inançları sayesinde dünyayı kurtarmış oldular. Yani geriye dönüp yaşanılanları değiştiremedikleri için bu olaya ilişkin inançlarını değiştirdiler. Bilişsel uyumsuzluk bu olayı açıklamak üzere geliştirilmiştir.

AKP Seçmeni İle İlişkisi

Her şeyin başında insanlar ekonomik krizlerden bıkmış usanmış halde yeni bir kurtarıcı beklediler ve tam da o dönemde ortaya çıkan AKP’ye inandılar. AKP nin yaptığı icraatler de bu inancı güçlendirdi. Ekonomik kriz geçti, insanlar mali bakımdan kısmen refaha kavuştular. Ve bu insanlar sıkı bir şekilde akp yi savunmaya başladılar

Sonra bu parti ve hükümet hakkında ortaya çıkan ve bir kısmı doğrulanan çok güçlü iddialar art arda geldi. Ama hiç biri halkın inancını değiştirmeye yetmedi, aksine eskisinden daha güçlü bir şekilde savunmaya başladılar. Bu insanlar AKP konusunda ortaya atılan iddialara inanmak yerine ki bu onların yanıldığı kabul etmek anlamına geliyordu, yeni inançlar geliştirdiler;

  • Mesela yolsuzluk iddialarına karşı, herkes yapar, yolsuzluk yapıyor ama çalışıyor da
  • Diktatörleşiyor iddialarına, diktatör değil otoriter tam bir lider
  • Devleti ele geçiriyor iddialarına, kendi kadrosunu devleti daha iyi yönetmek için oluşturuyor

Bu tabii ki bu kesimin tamamını açıklayamaz ve bu oay sadece bu kesmle de özdeşleşemez. Toplumun her kesiminde, hayatımızın her anında bilişsel uyumsuzluk yaşarız. Eğer bunun ne olduğunu ve nasıl baş edileceğini bilemezsek Rasyonalizasyon tuzağına düşmeye hazırsınızdır.