Ufukta Yolculuk Var; Merhaba Saimbeyli!
Niğde, Azatlı Küllüce İlköğretim Okuluna atanalı henüz bir yıl olmadı ama sağolsun devlet babanın bölük pörçük ne olduğu belli olmayan sistemi sayesinde yeni bir atama şansı bulduk. Aslında tek başına bir macera olan bu hikayeye hiç girmeyeceğim.
Bugün öğle arası Saimbeyliye atandığımı öğreninc nedendir bilmem hiç sevinemedim aksine suratım asıldı, moralim bozuldu. Sebebi nedir diye sorduğumda kendime net bir cevap alamadım ama bunun buradaki arkadaş çevresi olduğunu anlamak zor değil.
Yolculuğun sonraki aşamasında kendime başarılar diliyorum, buradaki sıcak ortamı yaratan arkadaşlarıma da tek tek teşekkür ediyorum. Kendilerini unutmam mümkün değil…
Öğretmenlikte İlk Sene, Ne Öğrendim?
2009 Eylülünün 18 i itibari ile resmi olarak öğretmenim. Tecrübesizlik, karakter, heyecan… Tüm bunlar birleşiyor, ya size idealizm gibi ateşleyici bir güç oluyor, ya da öğretmenliği size işkenceye çeviren bir durum…
Öğrendiğim ilk şey, fakültede ya da seminerlerde öğrettikleri ve ya yanlış anladığımız ya da tamamen saçmalık olan, öğrencilere sevgiyle yaklaşın, saçlarını okşayın, ilgi gösterin vs… gibi öneriler.

Tabii ki öğrencilere sevgiyle yaklaşıp onlarla ilgileneceksiniz bu zaten öğretmenlik göreviniz ama bunu abartır ve aradaki mesafeyi sıfırlarsanız bu size kıskançlık, yaramazlık, saygısızlık ve disiplinsizlik olarak geri döner.
Öğrencilere gülmek, saçlarını okşamak vs önemlidir ama bunu hepsine yapamıyorsanız hiç yapmayın, diğerlerinde kıskançlık oluşturup derste farklı şekilde ilgi çekme yaklaşımları geliştireceklerdir.
Gördüğüm kadarıyla en rahat ders işleyen öğretmenler, öğrencileri ile aralarına duvar örmüş asık suratlı öğretmenlerdir. Bunların yaklaşımları, bilgileri öğrenciler tarafından sorgulanmaz, sadece kurallara uyarlar ama aranızda mesafe yoksa attığınız her adım sorgulanacak, yaptığınız her hareket duygusal tepkiler oluşturacak ve her biriyle ayrı ayrı ilgilenmek zorunda kalacaksınız…
Belki bu benim kişisel özelliklerimden kaynaklanan bir durum, ama seneye tam tersi bir yaklaşımı uygulayıp sonucu kendi gözlerimle görmek istiyorum. Tabii sonuçları burada paylaşacağım, eğer sizin halihazırda tecrübeleriniz varsa şimdiden paylaşabilirsiniz…
Yaratıcılığı Engelleyen Etmenler
Öğretmen yetiştiren Eğitim Fakültelerinin öğretmene kazandırmaya çalıştığı ve bir öğretmende bulunması gereken özellikler başlığı altında toplanan konular vardır hatırlarsınız. Neydi bu öğretmende bulunması gereken özellikler:
-Öğrenciye ismiyle hitap eder.
- Öğrencilerin fikirlerine ve ürettiklerine değer verir.
- Sınıf içi ve dışı etkinliklerde demokratik davranır.
- İnsan haklarına uygun biçimde davranır.
- Uluslara, bireylere ve inançlara karşı ayrımcılık yapmaz.
- Öğrencinin geçmişine ve sosyo-ekonomik durumuna göre ön yargısız davranır.
- Her öğrencinin başarılı olacağına inanır.
- Öğrenciler sorulara farklı yanıtlar verdiğinde olumlu tepki gösterir.
- Stresle başa çıkma yollarını bilir ve kullanır.
- Kişisel bakımına ve sağlığına özen gösterir.
- Zorluklarla mücadele eder.
- Türk milli eğitim sisteminin dayandığı temel değer ve ilkeleri bilir.
- Mesleki gelişimine yönelik yayınları izler.
- Okulun iyileştirilmesinde ve geliştirilmesine çevre olanaklarını kullanır.
- Öğrencilerin sahip olduğu değerlere saygı gösterir.
- Öğrencinin kişisel gelişimini ailesiyle paylaşır.
- Öğrencilerin ilerlemelerini izlemek amacıyla kayıtlar tutar.
- Sınıf kurallarını öğrencilerle birlikte belirler.
- Öğrencilerin kendilerini güven içinde hissetmelerini sağlayacak ortam oluşturur.
- Aileleri tanımak için bireysel ya da gruplarla veli görüşmeleri düzenler.
- Ailelerin yaşadıkları sorunlara karşı duyarlı davranır.
…..
Bunlardan bir tanesi de, aklımda en çok kalan, yaratıcı olmalıdır. Öğretmen yaratıcı olmak zorundadır zaten. Her yerden her seviyede öğrenciyle muhatap olmak ve hepsinin bireysel özelliklerini dikkate alarak onlara has dersler hazırlamak zorundasın. Dolayısıyla, evet yaratıcılık bir zorunluluktur. Ama….
Eğitim sistemimiz, öğretmenin yaratıcılığını engellemk, onların önüne engeller koymak için elinden geleni yapıyor gibi geliyor bana nedense…
Bilmiyorum, siz de bazen aynı duygulara kapıldınız mı?
Benim bu duygular içine girmemdeki sebeb, tahininiz yanlış ekonomik değil, öğretmenin içinde bulunduğu, altında ezildiği kağıt yükü. Gereksiz formaliteler vs…
Bu konuda derdim çok, öğretmenler gereksiz yere stres altına itilip birincil görevleri olan öğretmek ve öğrenmek kendilerini geliştirmek konularından uzak tutuluyor. Detaylar konusunda yeri geldiğinde yazacağım eğer, sizin de böyle düşünceleriniz sıkıntılarınız varsa aşağıya yorumlarınızı bekliyorum…
My English Kitapları, eksik yanları
Daha önce İngilizce öğretmeni olduğumdan bahsettim mi bilmiyorum ama, İngilizce öğretmeniyim ilk senem ve gerek okulla alakalı gerek kendimle alakalı gerekse kitaplarla alakalı bir çok sorun yaşıyorum. O zaman eleştirmeye neden kendinden başlamadın diye sorular gelebilir, ama eleştirdiğim ve eksik yönlerini aradığım ilk şeyin kendim olduğunu bir kez daha vurgulamakta fayda var.
Şu an okullara genellikle My English kitabı okutuluyor. Eskiden özellikle Anadolu ve Fen Liseleri olmak üzere yabancı dille eğitim veren okullarda tonlarca para verilerek Oxford Cambridge gibi universite yayınlarının kitapları okutulurdu.
Şimdi ise bir atılım yapıldı ve bu kitaplar kaldırılarak tamamen yerli malı kitaplar müfredata sunuldu. Aslında ekonomik ve prestij açısından çok yerinde bir hamle olarak görmekteyim. Yani doğru bir karar ama durum onu gösteriyor ki henüz İngilizce eğitiminde ve İngilizce kitapları yazmakta çok ama çok acemiyiz.
Şu ana kadar, ki ilk senem olması dolayısıyla hataların çoğunu üstlene de bilirim, ama yıllardır çalışan hocalar da beni doğrulamakta, karşılaştığım sorunlar şunlar:
Kitapların kendi içinde bir bütünlük arz etmesi gerekir. Şöyle ki kitaplarda tüm ünitelerde ortak olması gereken öğeler olması gerekir. Örneğin ortaokulda okuduğumuz kitaplarda hikaye serileri olurdu. İki uiteye bir bu hikayenin bir kısmı işlenir, görsel ve sessel materyallerle de bu konular desteklenirdi. Karakterlerin başından geçen maceralarla da hem kelimeler bir anlam bütünlüğü içinde öğretilir hem de dil bilgisi konuları işlenirdi.
Ama My English kitaplarında bırakın kitap içindeki bütünlüğü ünite içinde dahi bir bütünlük sağlanamamış bazı yerlerde. Şöyle ki bir ünitenin bir etkinliğinde bir konuyla ilgili alıştırmalar yapılırken diğerlerinde çok farklı konularda etkinlik yapılabiliyor.
Sıradan diyalog çalışmaları sıkıcı ve monoton bir ortam oluşturuyor ve özenilmemiş baştan savma bir kitap izlenimi veriyor. Bence bu tür işler aslında öğretmenin göreviymiş gibi görünse de kitap da kendi içinde eğlencelik öğeler barındırmalıdır. Dersi sevdirme konusu sadece öğretmene bırakılmamalıdır. Aslında bunu aralara sıkıştırdıkları just for fun bölümleriyle sağladıklarını düşünmüşler ama yaptıkları espiriler genellikle anlaşılmıyor.
Tüm sınıfların kitapları birbiri ile senkronize hazırlanmış gibi görünse de aslında gerçekten stil olarak birbirinden çok farklı.
Bu kitapla ilgili eleştirilerimi yeri geldikçe burada paylaşacağım, eğer sizin de düşünceleriniz varsa aşağıya yorum yapabilirsiniz.
Bunları Düşünüyorum…
İki kelimelik basit bir cümle ama gerektiğinde ne kadar derin anlamlar yüklenebildiğini hayal edemeyenler vardır. Hoş, aslında cümlelere gereksiz anlamlar yüklemekte de üstümüze yoktur millet olarak. Peki ne anlam çıkarılabilir ki bu basit cümleden? Hani diyor ya Yılmaz Erdoğan;”Her şey yapılabilir bir beyaz kağıtla, uçak örneğin, uçurtma mesela…” Ve uzatıııp gidiyor. İşte bizim için her cümle bu değerdedir. Tüm anlamlar yüklenebilir, neresinden bakarsanız öyle görürsünüz.
Mesela:
Bu ülkede ben düşünüyorum demek karşı geliyorum anlamında algılanabilir. Sırf düşündüğünüz için dışlanabilirsiniz. Hor görülebilirsiniz, muhalefet olmakla suçlanırsınız.
Bu ülkede ben düşünüyorum demek sizi suçlu olarak gösterebilir. Birilerinin hoşuna gitmeyebilir düşündükleriniz. Hapislerde sürünebilirsiniz. Hoş, bu hoşunuza gidecek sonuçlar da doğurabilir. Ünlü olursunuz, düşmanlarınız kadar yalakalarınız, sizi satın almak isteyenler de çıkabilir. Ben düşünüyorum cümlesini bilinçli kullananlar da olabilir. Düşünmediği şeyleri düşünüyormuş gibi göstererek mesela… Amacı sırf dikkat çekmek olsa da bu ülke de kazananlardandır.
Bu ülkede ben düşünüyorum demek ben farklıyım olarak algılanır bazen de. Tüm insanların zaten farklı olduğu yerde farklı olmak da nedir ki. Ben düşünüyorum demek bölücülüktür bazen, aykırıcılıktır, provakatörlüktür çoğu zaman.
Bu ülkede ben düşnüyorum cümlesinden bir çok şey çıkarılabilir, farklılık örneğin aykırılık mesela. Ama bu ülkede düşünmek tek bir anlama gelmez; var olmak. Düşünüyorum öyleyse varım diyemezsiniz. Bu ülkede var olmak sadece belirli gruplara ait olmak, bazı kişilere yalakalık yapmakla mümkündür.
Ne okuyanlar değerlidir, ne bilim adamları ne de düşünürler, tek başınaysanız dik durabiliyorsanız, diğerlerinin aklına sadece sizi dizlerinizin üzerine çökeltmek, köleleştirmek mankurt yapmak gelir.
Kısacası bu ülkede düşünmek Allaha şirk koşmaktır…
Öğretmenlik Mesleği Kutsal mı?
Bugün öğretmenlere has resdmi bir kurumda şu konuşma geçti: “Sice öğretmenlik kutsal bir meslek mi?”. Zavallı saf öğretmenlerim bu aldatmacaya o kadar inanmışlar ki hepsi birlikte… Ama soruyu soran kişi hepsini kendine getirecek cümleleri kurmakta gecikmedi:
“Öğretmenlik mesleği kutsal mutsal değildir. Kutsal denilen şeyler, insanların en değer verdikleri şeylerdir. Öğretmenliğe ne kadar değer veriyoruz ki kutsal olsunlar. Öğretmenliği ayaklar altına aldık ve artık bir kukla gibi kullanmaya başladık. Herkesin bir hakkı var, öğrencilerin velilerin, yöneticilerin… Herkesin… Ama tüm bunların altında ezilen tek kişi öğretmen.
Veli gelir, küfür eder, hakaret eder öğretmen gık diyemez. Yönetici istediği gibi azarlayabilir ama öğretmen hakkını ararsa başına gelmeyen kalmaz. Ama diğer taraftan öğretmen birine gık dese ya meslekten atılır, ya soruşturma açılır. Hep diken üstündedir öğretmen.
Öğrencilere karşı bile savunmasızdır öğretmen. Çocuktur, istediğini yapabilir. Doğrudur ama diğer taraftan öğretmenin de insan olduğu unutulur. Bir yerde olur ya kazara, kendini tutamaz küçücük bir şey olur. İşte o öğretmenin bittiği yerdir. Öğrenci bile bunun bilincindedir, bunu öğretmene karşı kullanmayı başarır. Ne sıfır verebilirsin, ne sınıfta bırakabilirsin. Hepsiyle tek tek kırk dakika içinde ilgilenmek ve hepsini mükemmel öğrenciler haline getirmek zorundasın. Bunun karşılığında öğretmen nedir? Bir hiç.
Bir kızı ister öğretmen, ev kızı. Ev kısı düşünür, öğretmeni alıp dağın başında, doğu illerinde aç yaşayacağıma, bir işsizi alırım şehirde aç yaşarım…
Öğretmene verilen değer bu kadardır. Sizce öğretmenlik mesleği kutsal mı?”
Az önce yabii ki kutsaldır diyen öğretmenler de gık yok… Hepsi dut yemiş bülbül pozisyonundalar. Ve bugün Milli Eğitim Bakanı Nimet Çubukçunun yaptığı açıklamalar tamamen bu düşünceleri doğrulamış oldu malesef.
En Güzel Psikoloji Kitapları
En güzel Psikoloji kitapları listem:
- Sosyal Zeka – Daniel Goleman
- Hitler’in Psikopatolojisi – Walter C. Langer
- Nietzsche Ağladığında – Irvin D. YALOM
Siz de kendi listenizi yorum olarak yazarsanız, diğer okuyucular için güzel bir kaynak oluşacaktır…
Hitler’in Psikopatolojisi, Hepimiz Hitler miyiz?
Hitler denince aklınıza ne geliyor? Almanya, yahudiler, katliam, zorbalık, teknoloji, karizma, ölüm… ? Benim aklıma Hitler denince genellikle kan, ölüm ve yahudiler gelirdi ama içimde bu adama karşı her zaman şüphelerim olmştu, bu adam bahsettikleri gibi biri miydi, neden bu kadar katliam yapmıştı, ya da bahsettikleri gibi o da bir yahudi miydi? Büyük İsrail devleti için oynanan oyunların bir parçası mıydı?
Hoş bu soruların cevabını henüz almış değiliz ve almamız da mümkün görünmüyor. Ama Hitler hakkında okuduğum son kitap bu adam hakkında bildiklerimi ve şüphelerimi tekrar gözden geçirmemi ve ona farklı bir açıdan bakmamı sağladı. Hitlere bir insan olarak bakmak…
Hitler her ne kadar değil gibi görünse de bir insandı ve bir insanda olması gereken her şeye sahipti ve fazlası da vardı onda; kompleksleri…
Hitler’in Psikopatolojisi, kendisi ve Dünyayla Kavga eden bir adamın öyküsü. Psikolojik bir kitap ve çocukluğundan başlayarak tüm hayatının psikanalizin penceresinden görünüşü… Propagadanda amacı taşımayan (!) bu kitap Walter C. Langer tarafından yazılmış.
Anafikre gelince, daha önce üzerinden geçtiğim gibi hitlerin insani yönünü anlatyor ve tüm zaaflarıyla. Dolayısıyla, aşırıya kaçan bir kaç bölüm hariç, Hitlerin hayatında kendinizden birşeyler bulacağınıza eminim… Bazen düşüneceksiniz, hepimiz hitler miyi diye? Ben düşündüm
Öğretmenlikte disiplin sorunları
Öğretmenlik mesleğine henüz bu sene başladım. Ve birçok öğretmenin yaşadığı sorunu benim yaşamamam olmazdı, disiplin… Bu konuda üniversitede fazlasıyla teorik bilgiyle dolmuş olmamıza rağmen iş gerçek deneyimlere geldiğinde biraz zorlaşıyor. Bir anda paniğe kapılıyor tüm bildiklerinizi unutuyor ve başvurulmaması gereken bir metaya başvuruyorsunuz: dayağa…

Disiplin
Kendinizi tutuyorsunuz, sıkıyorsunuz, her defasında yapmayacağım diyorsunuz ama sabrınız bir yerde tükeniyor ve teslim oluyorsunuz. Bunu diğer tecrübeli öğretmenlerle paylaştığınızda ise idealizminizle dalga geçiliyor ve alışacağınız söyleniyor… Ve alışıyorsunuz…
Bence en başından yanlış yapıyoruz. Çocukların yaramazlık hakkını ellerinden almaya çalışarak. Durup bir düşünelim: üzerlerine dünyanın sorumluluğunu yüklediğimiz yetmiyor, onların çocukluklarını yaşama hakkını ellerinden aldığımız yetmiyor, yarış atı gibi koşturduğumuz yetmiyor; üzerlerinde sonsuz hakkımız varmış gibi bir de onları cezalandırıyoruz. Bence okul denen hadise bile başlı başına bir ceza olabilir. Farklı bir açıdan bakarsak tabii.
Evet benim düşüncelerim biraz uçuk olsa da temel nokta şu; Onlar daha çocuk ve lanet olsun ki biz onlara neler yapıyoruz…
Peki Hocam, ders işleyemiyoruz ne yapacaz?
Başta da söylediğim gibi henüz acemi bir öğretmenim neler yapılabileceği hakkında detaylı bilgilerim yok. Henüz kendim bile başarı gösterebilmiş değilim. Ama kpss adına öğretilen bilgilerin çoğu yerde işe yaradığını gördüm. Örneğin:
1. Derse hazırlıklı gelin: Disiplin sorunlarının en belirgin nedeni öğrencilerin ders içinde kendini boşta hissetmesidir. Bu genellikle öğretmenin derse hazırlıksız gelmesinden kaynaklanır. O yüzden her zaman dersin detaylı bir şekilde planlanarak derse başlanması bu tür sorunların azalmasına yardımcı olacaktır.
2. Sınıf kuralları: Disiplin sorunlarının nedenlerinden bir tanesi de sınf kurallarının öğrencilere yeterince özümsetilememesidir. Bunu bizzat görerek yaşadım. Önceleri bana komik gelen sınıf kurallarını öğrencilerle birlikte oluşturma klişesini derste bizzat uyguladıktan sonra geçici bir süre de olsa büyük sonuç verdiğini gördüm. Ama bu konuda ısrarcı ve de tutarlı olmak gerekecek.
3. Pekiştirme tarifeleri: Kpss denilen hadse sırasında bolca duyduğum pekiştirme tarifeleri de önceleri komik bulduğum sonraları şaşırdığım olgulardan biri. Bu tarifeleri derslerinizde mutlaka bilinçli ve de tutarlı bir şekilde uygulayın, sonuç aldığınızı göreceksiniz.
4. Öğrencilerle özel görüşme yapın: Öğrencilere onların gerçekten değerli olduklarını hissettirin. Bunu en iyi onlarla birebir ilgilenirseniz yaparsınız. Böylece öğrenci sizin aslında ciddi olduğunuzu ona değer verdiğinizi anlar. Bu görüşmelerde samimi ve tutarlı olun, samimi davranın ve söz almayı sakın unutayın.
5. Rehber Hocasıyla Görüşün: Bu çalışmaları yaparken kesinlikle rehber öğretmene danışın. Sonuçta onlar bu işin öğrenimini detaylı yapmış kişiler. Size verecekleri değerli bilgileri mutlaka olacaktır.
Ve en başta belirttiğim konuya tekrar değiniyorum. Bunaldığınız anlarda aklınıza hemen şu gelmeli; bunlar henüz çocuk ve yaramazlık yapma gibi bir hakları var. Bunlar daha çocuk…
Bunları yazan sadece 2 aylık bir öğretmen ve siz tecrübeli öğretmenlerden öğreneceği çok şey var.O yüzden yorumlarınızı paylaşmayı unutmayın
Masumiyet müzesi ve Orhan Pamuk
Daha önce Orhan Pamuk hakkındaki önyargılarımı bir yazıda belirtmiştim. Bu yargılarımı ıkmak için reklamı çok yapılan şu yeni kitabı masumiyet müzesi’ni almaya karar verdim. Diğer tüm kitapları gibi çok pahalı. 24 ytl ama ben 12 ye aldım. Orijinal sanıyordum ama sanırım değil.
Kitabın henüz başındayım, ilk bölümü bile bitirmedim ama ilk sayfadan itibaren orhan pamuk hakkındaki önyargılarımda yanılmadığımı gördüm. Bana göre çok ucuz bir dikkat çekme yöntemiyle başlıyor, bir seks sahnesi. Geçen bir yerlerde seks her zaman satar diye bir yazı okumuştum pazarlama ile ilgili. Sanırım orhan pamuk da pazarlama işine baya kafa yormuş ve başarılı da olmuş işin açığı. O yazıyı kanıtlar nitelikte bir giriş yapmış kitaba. Ve kitabın da çok iyi sattığını biliyoruz.
Pazarlamadan geçtin bay pamuk bakalım yazarlıktan geçebilecekmisin. İlk notum kesinlikle eksi. Dikkat çekmenin en ucuz yolu bir milletin gelenek görenek ve aile yapısına aykırı yazmaktır. Ve bu aynı zamanda en kolay yoldur. Bir romanda pornografik ve erotik ögeler kullanmakta bana göre ucuz bir yoldur. Bunu ahmet altan ve orhan pamuk iyi başarıyor. Zor olan insanın son derece karmaşık olan iç yapısını yansıtabilmektir. İnsan sadece seks içgüdüsü ile yaşamıyor binlerce değişik komplike duygukar barındırmakta yazarın görevi bunları tasvir etmektir.
Yoksa okurun kafasında porno resimler çizmek çok basit bir iştir, işi yazarlık olmayanlar bile kolaylıkla yapabilir. Okuduğum 14 sayfadan çıkardıklarım şimdilik bunlar. Okudukça yazmayı düşünüyorum, bu arda babalar ve oğullar yarım kaldı. Onu da mutlaka bitireceğim.
Güncelleme 1: Şu an kitabın 52. sayfasındayım. Ne cenabet bir sayı
Zaten kitabın kendisi de şu cenabet bir ilerleme gösteriyor. Ama orhan pamukta bir yumşama var gibi sanki. Daha önce okuduğum benim adım kırmızı kitabında kendi kültürü ve dinine karşı bir düşmalık bir aşağılama hissetmiştim. Bu kitapta bu aşağılama yok da yerine bir ilgisizlik bir uzak duruşluk sezilyor. Belki bu hikayenin konusunun dini bir tema üzerine kurulmuş olmasından kaynaklanıyordur kim bilir.
Pamuk olaya bir kurban bayramı tasviri ile giriyor ve hz. ibrahimin kısa hikayesini anlattıktan sonra şu sonuca varıyor: “Kurban çok sevdiğimiz bir şeyi çok sevdiğimiz birine karşılıksız şekilde vermektir.” Ve malesef bu cümleyi bir kaç kere tekrar ederek de kitabın ilerleyişi hakkında gereksiz bir ipucu vermiş oluyor. İlerde birinin birine en sevdiği şeyi vereceğini anlıyoruz. Aslında ilk kurbanı Füsun vermişti, bekaretini. Bunun yukardaki tasvire pek uymadığı bir gerçek. Çünkü bekaret günümüzde bir çok şey için feda edilebiliyor. Üstelik bunu Füsun gibi şırpıntı diyebileceğimiz bir karakter ve çok zengin bir erkek profiline uyarlarsak ne demek istediğim biraz daha anlaşılabilir. Bunu Füsunun daha ikinci görüşmesinde yapması ise ikinci bir şüphe konusu.
Neyse şimdi düşünüyorum bir insanın sevdiği için verebileceği en büyük kurban nedir? Cevap bana oldukça basit geldi, canı. Bu bir film izlerken bir sonraki sahneyi ya da sonunu tahmin etmek gibi birşey. Şu an 52. sayfadayım ve gereksiz bir tahminde bulunuyorum bu kitap ölümle bitecek. Hayırlısı, eylül deki gibi boku bokuna ölmeseler bari.
Güncelleme 2: Bugün kitaptan 50 sayfa daha okudum. Orhan bey ve kahramanımız kafayı kızlarımızın bekaretine takmış durumda. İnsanların özgürce seks yapabildiği, bekaretin önemli olmadığı bir Türkiye istiyorlar. SAygı duyuyorum ama bunu diyen insanların kendileriyle çeliştiğini nasıl göremediklerini merak ediyorum doğrusu.
Bundan bir kaç yıl önce bu konularda orhan pamukla aynı görüşleri savunan ateist bir arkadaşımız vardı. Ama sonunda kendisinin bile evlenmek için bakire bir kız istediğini acı bir şekilde itiraf etmişti. Ve aynı şekilde orhan pamukta kitapta sevgilisinin başkasıyla olma fikrinin onu çıldırttığını söylüyor. Ama allah aşkına herkesin herkesle s…ştiği bir ülkede bunun olmaması nasıl mümkün olabilir.
Ben takıntıları olan ve bunları açıklamaktan çekinmeyen bir insanım. Düşüncem budur, benim evlenecem kadın bakire olmalıdır. Ve bekaretin önemsiz olduğu bir ülkede bunun mümkün olmayacağını biliyorum. Ama şunu söyleyeyim aşk varsa bekaret gibi şeylerin önemi azalabilir bu konuda katı değilim. neyse sonnraki güncellemede görüşürüz.
Son Güncelleme:Neyse ki kitabı sonunda bitirmeyi başardım. Ve kabak tadı vermeden son eleştirileri yapmaya karar verdim.
İlk olarak kitabın başında yaptığım, sonunda saçma olduğuna inandığım, ölüm(ler) gerçekleşti. Bari Mehmet Raufun Eylül romanındaki gibi boku bokuna gitmese diye bir temenni de bulunmuştum. Orda kahramanımız sevgilisi için ölüme gidiyordu, dolayısıyla bir kurban söz konusuydu ki, Masumiyet müzesinin başlarında vurgu yapılan kurban tanımına daha çok uyuyordu.
Ama beklentilerim olmadı, hiç kimse birbiri için bir kurban vermedi. Yani karşılıksız birşey. Ölüm biri trafik kazasından diğeri kalp krizinden geldi. Ki birincisi bana göre bok yoluna gitti niyazi benzetmesine uygundu.
Neyse gelelim asıl meseleye: ortada bir aşk bir takıntı ya da adı herneyse var. Ama bu karşılıklı mı değil mi kiştabın sonunda bile anlayamıyoruz. Bence bu hikayenin samimiyetini bozuyor. Bu kitabın tamamında,600 sayfa, verilmek istenen aşk duygusu inanın dokuzuncu hariciye koğuşu ki en fazla 150 sayfadır, küçük bir kısmında verilebilmiştir. Burdan yazarlığın laf kalabalığı yapmak değil en az kelimeyle en çok duygunun anlatılması olduğunu çıkarıyorum ben.
Kitabı hiç mi sevmedim? Tabii ki sevdiğim yönleri elbette vardı. Neydi bunlar?
Öncelikle gerçek bir hikayeden yola çıkılmış, yani gerçek. Bundan da öte bazı olayları ve duyguları kendi hayatımda bizzat yaşadım diyebilrim. Zaten bir kitabı sevdiyseniz onda kendinizden birşeyler bulmuşsunuz demektir.
İkincisi, dönemin, eski olmadığı için günümüzün bazı gerçeklerini gözönüne serebilmiştir. Fakir biri olarak nişantaşındaki hayatı hep merak etmişimdir şahsen.
Kitabın bir bölümü; ayrılık ayları, çok iyi anlatılmış diyebilirim. Zaten duyguların yoğunlaştığı ve dolayısıyla kitaptaki en güzel yerler iki tane: biri ilk ayrılık aylarının anlatıldığı bölüm diğeri ise tam olarak son bölüm. Birincisinde ayrılık hasret ve aşkın hastalık yönleri ve tedavi süreci anlatılmış. İkincisinde de mutluluğun anamı üzerine bir kaç cümle var. Daha doğrusu ben çıkarım yaptım ve bu tanıma aynen katılıyorum.
Bu tanım nedir peki? Mutluluğu hep pozitif bişe olarak kurgularız ve gerçekte de pozitiftir aslında. Ama olayın pozitifliği grçek zamanda değilde geçmiş olduğunda anlaşılır. Aşk esnasında çekilen acılar o an dayanılmaz birşey gibi gelebilir ancak zaman geçtiğinde o acıların anısal bir mutluluğa dönüştüğünü hissedebiliriz.
Bunu yeni öğrendiğim matematiksel bir kavram ile açıklamak gerekirse, önünde eksi gördüğünüz herey eksi değildir. Örneğin:
0>x ise |x|= -x deriz ancak buradaki -x sonuçta pozitif bir sayıdır.
Matematikten anlamayanlar için ki ben de anlamam zor bir örnek oldu.
Sonuç olarak herşeye rağmen kitabı okumanızı tavsiye ediyorum. Çünkü kitap okumayı her zamn tavsiye ederim
En sevdiğiniz roman kahramanı?
Bu soruyu bir yerden hatırlıyorsunuz, evet hotmaile üye olurken karşınıza çıkıyor. Başka yerde görmüş olma ihtimaliniz de var tabii. Ama sırf hotmail yüzünden de soruya temkinli yaklaşmayın. Merak etmeyin gizli sorunuzu kullanarak sizi hacklemeye çalışmayacağız. Söz.
Amacımız daha önce başka konularda yapmaya çalıştığımız gibi bir liste oluşturmak. En sevilen Roman kahramanları listesi. Diğer listelerde olduğu gibi ilk girdiyi ben yazıyorum. Evet açıklıyorum benim en sevdiğim roman kahramanım Suç ve Cezadaki Raskolnikov dur. Sevmemnin nedene genelde herkesinkiyle aynı; kendi kişiliğimden bir şeyler bulmam ve bazı özelliklerini kendimle özdeşleştirmem.
Ama sevdiğim bazı roman kahramanları vardır ki başkahraman bile olmadıkları halde ilgimi çekerler. Örneğin Don kişottaki Dülsine, ya da Dülsineya, herneyse. Nietzsche nin sevgilisi Salome… Sanırım bunlar da bendeki eksklik ya da özlemlerden kaynaklanan bir şey. Neyse kendimden çok fazla bahsettim. Bu yazıyı okursanız, ki okursunuz (hatta okuyorsunuz) Kendi favorinizi yazmayı unutmayın.