Bir Hikaye!

Size bir hikaye anlatmak istiyorum… Ama siz muhtemelen bugüne kadar duyduğunuz tüm hikayelerden farklı bir şey isteyeceksiniz. Her şeyin olağan üstü monoton olduğu bu dünyada istediğiniz şey olmayacak. Dünyanın 13,5 milyar yaşında olduğunu ve 3,5 milyar yıldır da bu gezegen üzerinde canlıların olduğunu… Hadi üç dört yüz milyon yıllık da bizim geçmişimiz olsun…

Sizce ne kadar mümkündür özgün bir şeyler anlatmak. Söyleyeceğimiz her söz zaten söylenmiştir, yazacaklarımız çoktan yazılmıştır. Belki de bizim yaşadığımız olayların aynısını yaşayan kişiler vardır, hissettiklerimiz zaten çakışır.

Kelimeler? Zaten insanlığın ortak malı değil mi? Dostoyevski’nin, Tolstoy’un hakkı olduğu kadar benim de hakkım değil mi onları kullanmak, aynı cümleleri kurmak. Öyleyse, kulağınıza bir yerlerden tanıdık cümleler gelirse bu hikaye de tamamen tesadüf olduğunu bilmelisiniz. Binlerce yıldır birbirini yineleyen yaşamın kısır döngüsünün bir ürünüdür bu tesadüfler…

Sonra siz, hikayenin canlı ve heyecanlı olmasını istersiniz, ne mümkün yaşadığı en heyecanlı olayın rüzgarın esmesini dinlemek olan bir adamdan heyecan dolu bir hikaye? Oldukça durgun bir hikaye benimki, arada küçük heyecanlar vardır belki, durgun bir suya attığınız taşın oluşturduğu dalgadan fazlası değildir.

Hüzün? Bolca vardır… Ama kahramanımız duygularını pek ifade edemeyen biri. Çok aşk yaşamıştır belki, heyecanlar, kıskançlıklar, nefret.  Tüm bunları doruklarda yaşadığını yüzündeki yorgunluktan çıkarabilirsiniz belki, ama bunların tam olarak ne olduğunu anlayamazsınız. Çünkü kahramanımızın yüzünde her hissini maskeleyen, sahte olduğu her halinden belli olan ama yine de gizleme görevini layıkıyla yerine getiren bir gülümseme vardır.

Şöyle başlıyor hikayemiz:

……..

Portakal Çiçeği

Saatler süren akşam uykusundan uyanalı henüz yarım saati geçmemişti. Uykunun verdiği uyuşukluk ağırdı belki ama yüreğindeki ağırlık onu daha çok yoruyordu. Zaten bu yüzden uyuyordu, sırf hissetmekten, düşünmekten kaçmak için.

Kaçmak mümkün olmuyordu elbet, akşam üzeri kaçtığı o ağır haleti ruhiye gece yarısı buluyordu. İntikam alırcasına beynine giriyor, adeta kemiriyordu. Fazla bir şey kalmamıştı zaten beyninden geriye. Ciddi ciddi hafıza sorunları yaşamaya başlamıştı….

Biraz kafa dağıtmak için en sevdiği diziyi açtı. Gerçekten de bir saate yakın bir süre bu dizi onu bazı şeylerden uzak tutmuştu da, dizi bittiğinde kendini yine bir boşluğun içinde buldu. Yapmamaya kendi kendine söz verdiği bir şey yaptı, interneti açtı ve facebook’a girdi. Bir haftadır, sadece iki güne bir girip kontrol ediyordu bugün ikinci girişiydi.

Sonra… Fırlatıp atarcasına bıraktı bilgisayarı. Ama teknoloji kendini kullandırtıyordu. Bu kez telefonu aldı eline, mesaj vesaire yoktu, zaten beklemiyordu da. Bir müzik açtı, Kazım Koyuncudan; ” Yalnızlığı Anla”. İsmi dikkatini çekse de sözlerine dikkat etmedi.Müziğin tınısı aldı götürdü onu bir yerlere. O kadar güzel geldi ki şarkı ona, nerdeyse yalnızlığı bile sevecekti.

Şarkı bitince tekrar açtı, sözlerine hala dikkat etmiyordu. Pencere ve kapıların kapalı olduğunu farketti, oysa mevsim bahardı. Yaşadığı kentte daha bir güzeldi bahar. Portakal ve limon çiçeklerinin şehri boydan boya sardığı, insanın ciğerlerine havayla birlikte huzurun girdiği bir mevsimdi. Balkonun kapısını açtı ve o güne kadar yapmadığına şaşırdığı derinnn bir nefes aldı.

Nasıl bir iç sıkıntısıydı bu, en sevdiği şehrin en sevdiği mevsimindeydi. Mevsimin de ortalarındaydı ve en güzel anındaydı. Yıllarca şehriyle övünmüş, portakal ve limon çiçeklerinin kalplere getirdiği huzuru ve neşeyi dillendirip durmuştu. Oysa şimdi, mevsimin ortasındaydı ve ancak bir derin nefes alabilmiş, bir yalnızlık şarkısında bulduğu melankoliyi bir nefesle huzura çevirmişti.

Ne büyük bir dert olmalıydı ki bu, ona bunca şeyi unutturabilmişti. Bir daha açtı o şarkıyı; “Yalnılığı anla”. Derin bir nefes daha.. sonra bir daha bir daha….